DÜNYA EKONOMİSİ, TARİHİN NADİR TANIKLIK ETTİĞİ BİR "TEKTONİK VİTES DEĞİŞİMİ" SÜRECİNDEN GEÇİYOR. BİR TARAFTA 80 YILDIR KÜRESEL TİCARETİN KURALLARINI KOYAN MEVCUT SÜPER GÜÇ ABD, DİĞER TARAFTA İSE 30 YIL ÖNCE KÜÇÜK BİR ATÖLYE OLARAK KÜÇÜMSENEN ANCAK BUGÜN HER ALANDA PAZAR LİDERLİĞİNE OYNAYAN ÇİN HALK CUMHURİYETİ BULUNUYOR. BU TABLOYU SADECE İSTATİSTİKSEL BİR VERİ SETİ OLARAK DEĞİL, ENDÜSTRİYEL GELECEĞİMİZE DAİR BİR VAROLUŞSAL ALARM OLARAK OKUMAK ZORUNDAYIZ. ZİRA RAKAMLARIN DİLİ, SADECE BİR EKONOMİK BÜYÜME HİKÂYESİ ANLATMIYOR; AYNI ZAMANDA TEKNOLOJİK BİR KUŞATMANIN VE HEGEMONİK BİR DÖNÜŞÜMÜN AYAK SESLERİNİ YANSITIYOR.

Çin'in yapısal gücü bugün enerji tüketiminden yüksek teknoloji patentlerine kadar her alanda dünyayı domine eder hale geldi. 2025 yılında Çin'in yıllık elektrik tüketimi ilk kez 10 trilyon kilovatsaati aşarak ABD'nin iki katından fazla bir büyüklüğe ulaştı. Tek bir yıl içinde enerji projelerine harcanan 500 milyar dolarlık devasa yatırım, üretim çarklarının ne denli büyük bir iştahla döneceğinin de en somut kanıtı...
Üretim cephesinde ise makas iyice açılıyor: Çin'in imalat sektörü 4,85 trilyon dolar büyüklüğe ulaşarak, 2,9 trilyon dolarda kalan ABD'yi yüzde 60 oranında geride bırakmış durumda. Dünya üretiminin yaklaşık yüzde 28'inin tek başına bu ülkeden çıkması, küresel arz güvenliğinin tek bir merkeze ne denli bağımlı hale geldiğini de gösteriyor. Ancak asıl tehdit, Çin'in artık sadece "dünyanın ucuz fabrikası" olmaktan çıkıp, yüksek teknoloji alanında rakipsiz bir liderliğe soyunması... Dünyadaki yapay zekâ patentlerinin yüzde 60'ından fazlası Çin'in elindeyken, ABD'nin payı yüzde 14'e gerilemiş durumda. 6G patentlerinde yüzde 40 pay ile dünya birincisi olan, elektrikli araçların yüzde 70'ini, lityum bataryaların yüzde 94'ünü ve güneş panellerinin yüzde 80'inden fazlasını üreten bir güçle karşı karşıyayız. Satın alma gücü paritesine göre Çin'in GSYİH'si ABD'nin yüzde 124'üne ulaştı ve büyüme hızı rakibinin iki katından fazla...
Bu tabloyu tarihsel bir perspektife oturttuğumuzda karşımıza "Thucydides Tuzağı" çıkıyor. Harvard Üniversitesi'nden Graham Allison'ın incelediği, yükselen bir gücün mevcut gücü tehdit ettiği 16 tarihsel vakanın 12'sinin savaşla sonuçlanmış olması, bugünkü gerilimin neden "varoluşsal" olduğunu da açıklıyor. MÖ 5'inci yüzyılda Atina'nın yükselişinin Sparta'da yarattığı korku gibi, bugün Çin'in yükselişi de Batı dünyasında sistemik bir korku yaratıyor. 1900'lerin başında Almanya'nın sanayileşip Birleşik Krallık'ı tehdit etmesinin Birinci Dünya Savaşına ya da 1930'larda Japonya'nın Pasifik'teki genişlemesinin Pearl Harbor'a evrilmesi tesadüf değildi. Bugün de aynı desen tekrar ediyor: Yükselen güç mevcut güce yaklaşır, mevcut güç korkar ve önce ekonomik baskı uygular, tedarik zincirlerini keser, müttefikleri ayırır... Venezuela'dan Rusya'ya, İran'dan Avrupa'ya kadar uzanan tüm gerilim hatları, aslında bu büyük satranç tahtasının birer parçasıdır. Tayvan meselesi ise bu mücadelenin kalbidir.
Küresel gerilimin bu denli tırmandığı bir atmosferde, Trump'ın mayıs ayında Şi Cinping ile gerçekleştireceği zirve, küresel kapitalizmin geleceği açısından kritik bir dönemeç olacak. Ticaret açığından Hürmüz Boğazı'ndaki enerji güvenliğine, yarı iletken kısıtlamalarından yeşil dönüşümün maliyetine kadar pek çok hayati başlığın masaya yatırılacağı bu görüşmeden büyük bir uzlaşı beklemek zor; zira taraflardan birinin geri adım atması, kendi güç kaynağını sınırlaması anlamına gelecek. Washington'ın "silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık" stratejisiyle Çin'i sistemden çıkarmadan ağırlığını azaltma çabası, Pekin'in ise yaptırımları tanımayan ve kendi teknoloji yığınını kuran dirençli modeli, küresel piyasaları kısa vadeli nefes alma alanları ile uzun vadeli kriz senaryoları arasında bırakıyor.
Çin'in geçtiğimiz mart ayında sunduğu 15'inci Beş Yıllık Plan da bu hegemonyayı kalıcı kılma stratejisi olarak okunabilir. Entegre devreler, insansı robotlar, biyofabrikasyon ve yeşil hidrojen gibi 10 kritik alanı "yeni nitelikli üretici güçler" olarak tanımlayan bu stratejik yol haritası, Çin'in sadece makine satan değil, bu makinelerin yazılımını, yapay zekâsını ve enerji altyapısını da kontrol eden eksiksiz bir teknoloji yığını ihraç etmeye hazırlandığını bize söylüyor. Dünyanın en iyi 10 bilim ve teknoloji okulundan dokuzunun artık Çin'de olması ve yapay zekâ araştırmacılarının yarısının Çinli olması, bu dönüşümün hayal edilemeyecek kadar hızlı gerçekleşeceğini de ortaya koyuyor. Eğer bugünden gerekli planlamalar yapılmazsa, yarın bu devasa ekosistemin sadece edilgen bir alıcısı konumuna düşmek kaçınılmaz olacaktır.
ALPER KARAKURT
Makine İhracatçıları Birliği Danışmanı
Diğer yandan, söz konusu endüstriyel genişleme dalgası, yerli üretim hatlarımızı hem teknolojik hem de finansal bir kıskaca alıyor. Çin devletinin sunduğu devasa sübvansiyonlar ve düşük maliyetli finansman modelleriyle donanmış Uzak Doğulu rakipler, pazarın dengelerini bozarak yerli sanayicinin rekabet alanını daraltıyor. Özellikle satış sonrası hizmetlerdeki eksikliklerine rağmen, sadece giriş maliyeti odaklı agresif fiyat politikalarıyla Türk sanayisi üzerinde derinleşen bu nüfuz, yerli mühendislik birikimimizin katma değerini baskılıyor. Kendi sınırları içerisinde teknolojik egemenliğini tahkim eden Çin, dış pazarlarda ise ölçek ekonomisinin verdiği güçle yerli yatırımları sürdürülemez kılarken, bu durum üretim ekosistemimizi orta vadede stratejik bir bağımlılık riskine sürüklüyor.
Gelinen noktada Çin'in, Türkiye'nin sanayi geleceği ve özellikle kritik sektörlerin sürdürülebilirliği açısından ciddi bir risk oluşturduğu kaçınılmaz bir gerçek. Bu risk sadece bir dış ticaret açığı meselesi değil, ulusal üretim kapasitemizin erozyona uğraması meselesidir. Ekonomi yönetiminin, Çin'in bu agresif ve devlet destekli genişleme stratejisine karşı yerli üreticiyi doğrudan koruyacak, finansal olarak destekleyecek ve haksız rekabeti engelleyecek modelleri ivedilikle hayata geçirmesi gerekiyor. Türk sanayisinin bu devasa güç karşısında ayakta kalabilmesi, ancak devletin ihracatçısının arkasında her noktada durduğu, yerli teknolojiyi önceleyen radikal destek modelleriyle mümkün olabilir. Aksi takdirde, kendi topraklarımızda kendi üretim gücümüzü kaybedersek, küresel teknolojik hegemonyanın bağımlı bir parçası haline gelmemiz kaçınılmazdır.
